hayata ve aşka dair

ben 3 sayısıymışım

21/8/2007 · Kategori: Kopyala - Yapistir

3 sayısı:

Anahtar sözcükler; neşe - coşku - yaratıcılık - kişisellik ve sanat. "Eğlence ve neşe nerede?" İşte üçün yaşam sloganı. Üç sayısı jüpiter tarafından yönetilir. Yay ve terazi burçlarını etkiler. Üç sayısının insanı; sürekli mutluluk duygusuna, güçlü bir hayal gücüne, içten dostluk yeteneğine, iyimserliğe, sürekli köpüren bir coşku ve neşenlenme gücüne, kıymetbilirliğe, yüksek sanat aşkına ve sosyal uyumluluğa sahiptir. Öte yandan üç sayısı, gizliden gizliye melankolizm, uyuşukluk, sınırlılık, içe kapanıklık ve karamsarlık, uzaklaşma güdüsü, pireyi deve yapmak, çekingenlik, ilgisizlik ve kayıtsızlık gibi etkileri de getirebilir. Üç sayısı her sayıda olduğu gibi negatif etkiler de getirebilir; maymun iştahlılık, sıkıcılık, kötümserlik, gösterişçilik, çok konuşmak, sürekli şikayetçi olmak, ani sert davranışlar ve züppelik. Üç sayısı insanı, bir sanatçı, kozmetik uzmanı, müzisyen, oyuncu, yazar, sunucu, danışman, psikiyatr veya psikolog olabilir. Sanatın her alanı uygundur. Üç sayısının insanı, yaşama sanatının bir kaçma ve kovalama sanatı olduğunu iyi bilir. Ve de bu rolü başarı ile oynar. Doğal yapı gereği, bir hayal ve kurgu sanatçısı olduğundan çok pratik sayılmaz. Bu bir eksiklik değildir çünkü öylesine renkli bir enerji yayar ki; keyifli olduğunda çevre neşe ve coşku renklerine boğulur. Üç insanı, yaşam yoluna doğal yetenekle başlar, onda mükemmel bir sezgi ve kehanet yeteneği vardır. Eğer bu gücü tam anlamıyla bilebilir ve ortaya atmaktan çekinmezse geleceği algılayabilir ve çevresini yönlendirebilir. Eğer, hangi tür ve hangi boyutta olursa olsun, sanatla biraz ilgiliyse üç sayısının titreşimleri üç insanına konuşma ve yazma alanında büyük etki verecek ve kolaylık sağlayacaktır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

terkedildim

12/5/2007 · Kategori: Kopyala - Yapistir

Onu terk etmen için 15 neden

 

Son zamanlarda sana olan davranışları çok değişti,

hatta başka biri olduğunu düşünüyorsun ama emin değilsin.

Aşağıdaki işaretleri oku, onu terk edip etmeyeceğine karar ver.


1- Her hafta sonu bir işini bahane ederek,

seninle buluşmayı reddediyorsa...


2- Gün içinde sık sık aramana rağmen,

telefonunu açmıyor ve sana geri dönmüyorsa...


3- Eskiden sana dokunmak için fırsat kollarken,

birdenbire sana kanka muhabbeti yapmaya başladıysa...


4- Sen herkese onu erkek arkadaşın olarak tanıttığın halde,

 o kimseye senden söz etmediyse, hatta en yakın arkadaşının

 bile varlığından haberi yoksa...


5- Onu kıskandırmak için başkalarının sana ilgi gösterdiğini söylediğinde,

 küçük bir tepki bile göstermiyorsa...


6- Sen onun hakkında her şeyi öğrenmeye çalışırken,

o seninle ilgili en küçük bilgileri bile aklında tutmakta zorlanmaya başladıysa...


7- Onu mutlu etmek için bütün harçlığını yatırıp,

en sevdiği pantolonu aldığında bile, o senden bir demet çiçeği esirgiyorsa...


8-  Kıskandığını ve üzüldüğünü bile bile

 yanındayken başkalarına bakıyorsa...


9-  Giyimini kuşamını acımasızca eleştiriyor,

en ufak bir iltifattan bile kaçınıyorsa...


10- Romantik bir filmde elini tutmak veya sana sarılmak

yerine, sırtını çevirip oturmayı tercih ediyorsa...


11- Onu aradığında sesinde en ufak bir coşku belirtisi yoksa...


12- Artık ona dokunmandan hoşlanmıyor,

hemen başka bir şeyle meşgul olmaya başlıyorsa...


13- Gelecekle ilgili planlar yaptığında

anında konuyu değiştiriyor ve gözlerini kaçırıyorsa...


14- Onu ne kadar çok sevdiğini söylediğinde,

dalga geçiyor ve kendini fazla kaptırmaman gerektiğini söylüyorsa...


15-  Ona çok ihtiyacın olduğunu söylediğinde bile umursamıyor

 ve çeşitli bahaneler uyduruyorsa...


HÜRRİYET GAZETESİNDEN ALINMIŞTIR....

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Hep Bir Yerlere, Bir Şeylere Yetişme Telaşındasınız, Değil mi?

14/3/2007 · Kategori: Kopyala - Yapistir

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız, değil mi?
Hiç vaktiniz yok; "Fast life", "Fast food", "Fast music", "Fast love"...
Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in"ler, "out"lar...
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, size sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
“Copy-paste” yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?
İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz “mail”le arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?
Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?
Koklamak, duymak, dokunmak yok mu yaşam skalanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?..

*İnternet’ten alınmıştır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Çanakkale Savaşından

9/3/2007 · Kategori: Kopyala - Yapistir

Çanakkale Savaşından;

Kocadere köyüne biyük bir sargı yeri kuruluyor. Kimi Urfalı, kimi Bosnalı, kimi Sivaslı, kimi Halepli çok sayıda yaralı getiriliyor. bunlardan biri, Lapseki’nin Beybaş köyündendir ve yarası oldukça ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir. alçalıp yükselen göğsüne biraz daha tutabilmek isteğiyle komutanının elbisesine yapışır. Nefes alıp vermesi gittikçe zorlaşır ama tane tane kelimeler dökülür dudaklarından.

“Ölme ihtimalim çok fazla... Ben bir pusula yazdım... Arkadaşıma ulaştırın.. “Tekrar derin derin nefes alıp, defalarca yutkunur:

“Ben... Ben köylüm Lapsekili İbrahim Onbaşı’dan 1 Mecid borç aldıydım. Kendisini göremedim. Belki ölebilirim. Ölürsem söyleyin, hakkını helal etsin... “Sen merak etme evladım” der Komutanı, kanıyla kırmızıya boyanmış alnını eliyle okşar. Ancak az sonra komutanının kollarında kan kaybından şehit olur. Son nefesinde bir kez daha:  “Ben ölürsem söyleyin hakkını helal etsin.” Aradan fazla zaman geçmez. Oraya sürekli yaralılar getirilir. Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaşmadan şehit düşer. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılıyor. İşte yeni bir künye daha ve yanında bir pusula. Komutan gözyaşlarını daha silmeye fırsat bulamamıştır. Pusulayı açar, hıçkırarar okur ve okuduğu yere yıkılır kalır. Ellerini yüzüne kapatır; ne titremelerine ne de gözyaşlarına engel olamaz.

Pusuladaki not:

“Ben Beybaş köyünden arkadaşım Halil’e 1 Mecid borç verdiydim. Kendisi beni görmedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin hakkımı helal ettim.”

Siz bu olayın neresindesiniz? Arkaşınıza, dostunuza bir şeyleri helal ettiniz mi: Yoksa 1 Mecid gibi helalleşmek küçük bir şey mi, hayatınızda size 1 Mecidiyeyi helal edecek arkadaşlarınız, dostlarınız var mı?

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Bir Tutum Geliştirmenin İlk Adımı

1/3/2007 · Kategori: Kopyala - Yapistir

1. Tutumunuzu değiştirmek için girdilerinizi değiştirin. Olumlu bir zihin istiyorsanız, olumlu bilgilere açık OLMALI ve olumlu insanlarla zaman geçirmelisiniz. “Olumlu” olanı başarmak istiyorsanız, kendinizi onunla çevrelemeli ve onu yaşamalısınız.

2. Kazanmak için doğdunuz; ama kazanmak için planlama yapmalı ve hazırlanmalısınız. Ancak o zaman, kazanmayı ümit edebilirsiniz. (Meşhur bir Zig Ziglar sözü.)

3. Kazanma isteği, kazanmak için hazırlanma isteği olmadan bir anlam ifade etmez. (Vince Lombardi, ünlü antrenör).

4. İnsanlara ne isterlerse elde etmeleri için yeterince yardımcı olursanız, siz de ne isterseniz elde edersiniz. (Pek çok insanın söylediğini iddia ettiği bir söz. Kimin söylediği önemli değil. Yeter ki bunu yaşayın.)

5. Her gününüzü, en az tatile çıkmadan önceki gün kadar verimli geçirin. Çünkü o gün, HER İŞ biter.

6. “Yapamayacağınızı” söyleyen herkesi (patronunuz dışında) görmemezlikten gelin. İnsanlar başarılarınızı kıskanırlar; çünkü kendileri bu başarılardan yoksundurlar.

7. Biri hakkında söyleyecek güzel birşeyiniz yoksa, hiçbir şey söylemeyin. (Annenizin meşhur sözü.)

8. Sorunun üzerinde durmayın (sızlanmayın); çözüme yoğunlaşın. Nasıl çözebileceğinize bakın; neden yapamadığınıza hayıflanmayın.

9. Affedin ve yolunuza devam edin. Kin gütmeyin. Geçmişi silmedikçe, onu tekrar etmeye mahkumsunuz.

10. Kendiyle konuşmak, bireysel performans demektir. Herhangi bir atlete bakın. Kendiyle konuşmak, kendilerinden beklenen olumlu performansın önemli bir parçasıdır.

11. Kendinizi nasıl görüyorsunuz? Bu resim, gelecekte ne olacağınızdır. Günde 15 dakikanızı, olumlu bir resme odaklanarak geçirin.

12. “Hayır” sözünü yaşamınızda 116 bin kez duyacaksınız. Bunların yalnızca binini “Evet”e çevirmeye çalışın ve dünya cennete dönsün.

13. İş dışında yaptıklarınız, işteki tutumunuzu da etkileyecektir.

14. Zayıf ve güçlü yanlarınızı aynı anda güçlendirin. Daha iyi kişisel gelişim sonuçları için olumlu ile olumsuzu birleştirin.

15. Başarısızlık, bir kişi değil, olaydır. Başarısızlığı kişileştirmeyin.

16. Önemli olan, size ne olduğu değildir. Başınıza gelen karşısında ne yaptığınızdır. Tutum, olaylara verdiğiniz TEPKİLERDE kendini gösterir.

17. Her engel bir fırsat sunar. Eğer onu arıyorsanız. “Eğlenmek” ve “üzülmek”, iki seçimdir. Sizin seçimleriniz.

18. Çok çalışmak, şansı yaratır. Çok çalışmaktan başka hiçbir şey, olumlu ortam ve sonuçları etkileyemez.

19. Sorunlarının kaçı 10 bin dolara çözülüyor? Babam, ben sorunlarım için üzülürken bir keresinde bu soruyu sormuştu. Para, sorununuzu çözüyorsa, tutum da çözülmesini sağlar.

20. Önemli olan ne söylediğiniz değildir; bunu nasıl söylediğinizdir. Konuşmanızdaki tonlama, çevrenizdeki atmosferi belirler.

20,5. Evrenin genel müdürü olmaktan vazgeçin. KENDİ sorunlarınızı çözmeden başka insanların sorunlarını çözmeye çalışmayın (burnunuzu sokmayın).

Bir de “Tutumla İlgili ‘Hah İşte’ler” vardır. Uzun (uzun) yıllar önce, arabada giderken Earl Nightingale’in (kişisel gelişimin kurucularından biri) bir kasetini dinliyordum. Efsanevi olan -ama bugün bulunmayan- serisi “Doğrudan Hat”tın dördüncü kasetinde konu coşku idi.

Earl coşku sözcüğünün, Yunancada “içinizdeki Tanrı” anlamına gelen bir sözcükten türetildiğini söylüyordu.

HAH İŞTE! Birdenbire diğer tüm söz ve tavsiyeler anlam kazandı. Eğer peşinde koşarsanız, kendine inanmanın gücünü ruhunuzda hissedersiniz.

Ve bu sözcükler ruhunuzun gıdasıdır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Günün Sözü

28/2/2007 · Kategori: Kopyala - Yapistir

Bir yazı çaba sarf etmeden okunabiliyorsa, yazılması için büyük çaba sarf edilmiştir.


Enrique Jardiel Poncela, 1901-1952, İspanyol Roman ve Oyun Yazarı

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

28/2/2007 · Kategori: Kopyala - Yapistir

Mark Twain öykülerinden birinde saatçileri gündeme getirir. Bozulan saatini bir düzineye yakın saatçiye gösterdiği halde hiçbiri o minnacık zamanölçere eski sağlığını kazandıramaz.

Saat, ilk onarımdan sonra ileri gitmeye başlamış, iki ay içinde de 13 gün öteye fırlamıştır. Sizin anlayacağınız, ekime daha elveda çekmeden, kasım ayının karlarıyla omuz öpüşmüştür. İkinci saatçiden sonra da alet, bu kez geri kalarak Twain’e trenleri kaçırtma yolunu seçer. Üçüncü onarım saatin, günün ilk yarısında, havlaması, hırlaması, öbür yarısında ise pineklemesi olayını işler. Ne ki, 24 saatin sonunda vefalı zamanölçer arkadaşlarının bulunduğu yerde boy gösteriyordur. Dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci saatçiler de aşağı yukarı aynı sonucu sağlar. Birinde saat, Londra maratonunu 2 saat 10 dakika 25 saniyede koşarak Türkiye rekorunu kıran Mehmet Terzi gibi birden hızlanıyorsa da sonra zınk diye duruyordur. Bir başkasında akreple yelkovan 10 dakikada bir, güreş tutmuşcasına, birbirine kenetleniyordur.

Sekizinci ve son saatçide ise işin rengi değişir. Yazarımız, saatçiye dikkat edince onun eskiden tanıdığı ve saatçilikle ilgisi bulunmayan bir goril olduğunu çakar. Adam daha çok buhar makinesi işçisi olabilecek tiptedir. Kaldı ki, saati inceledikten sonra söyledikleri de bunu doğrular:

- Bu saat buhar kaçırıyor. Güvenlik kapağını açık tutun.

Doğrusu, dünyanın en uzun, en çapraşık işi anlamaktır.

Az anlamak, çok anlamak, leb demeden anlamak, görmeden anlamak, tenhasında anlamak, kalabalıklarda anlamak, ağıraksak anlamak. Üsküdar’ı geçtikten sonra anlamak, yektahtada anlamak… Anlamanın çeşitlerini say say biteremezsiniz.

Kiminin güzel dediği şey, berikini hafakanlara boğar. Ya da tam tersi, birinin kıtipyoz dediğine bir başkası ise pırıl pırıl parlayan Keşmir derisi mührünü basar. Kimi yazarlar ise aralık aralık doğru yargılara varırsa da, aralık aralık bunun üstesinden gelemez.

Baudelaire, Fransız ressamı Delacroix’yı göklere çıkarırken yanılmamıştır da Guy Constantin’in ressamlığından açtığı vakit çuvallamıştır. Gide de, Léautaud’nun koyacak yer bulamadığı kitapları için şöyle der:

- Sürgüne gitseydim ve yanıma on kitap alabilecek durumda olsaydım onların hiçbirine yüz vermezdim.

Gelin görün ki, bir başka zaman da Léautaud’yla buluşmaktan büyük hazlar aldığını açıklamaktan çekinmeyecektir.

Namık Kemal’in de bunlardan parlak durumda olduğu söylenemez.

O da, Hamid’e yazdığı bir mektupta (21 şubat 1876) Fénelon’un Telemak’ını Türkçeye çeviren Yusuf Kâmil Paşanın, Moliére çevirmeni Ahmet Vefik Paşanın, bir de “edip” diye ortalarda dolaşan Sami Paşanın haşarattan başka bir şey olmadıklarını belirterek bunların yazılarını okumaya gönül indirmemesini öğütler. Ziya Paşa Harabat adındaki güldestesini yayınladığı vakit de oklarını ona çevirecek ve Divan’ı, Tömbekici Acemde yedi kuruşa satılan VII. yüzyıl Arap şairlerinden Hassan Hazretleri dururken seçkiye Üsküdarlı Hakkı ile Nevres Delisinin alınmasına ateş püskürecektir.

Pes, bu durum karşısında sanatçı ne yapsın?

Gecesini gündüzüne katarak yarattığı yapıt için okurlardan gelecek en küçük bir hıkmık’a bile eyvallah çekecek olan şair, çevresinden, vurdumduymazlıktan başka bir şey görmezse içi çürümez mi?

Nazım Hikmet, Memet Fuat’a yazdığı bir mektupta şöyle der:

- Eğer Manzaralar’ı anlayışında ve sevişinde, evladın babaya duyduğu sevginin büyük payı yoksa ve okuyucularımdan bir kısmı, onu senin anladığın gibi, yani benim anlatmak istediğim gibi, onu anlayabilirlerse ve severlerse 5 yıllık emeğim boşa gitmemiş olur.

Sözün özü, insanların çoğu birtakım kurallara, önyargılara göre yargıda bulunur. Kimileri sanatçıların kırlağan ve eprimiş düşünceleri savunup savunmadığına dikkat kesilirken, kimileri de onların günün modası sloganlar atıp atmadıklarını gözetlerler.

Bu, aşağı yukarı her ulus için geçerlidir.

1919 Nobel Edebiyet Ödülünü kazanan İsviçreli ozan ve romancı Carl Spitteler, Almanların tam böyle bir bağdaş içinde olduklarını, kendi uslarına göre değil, kuramlara, ilkelere göre yargı kestiklerini vurgular. Ona bakılırsa, Almanlar bir yapıtın görkemli ya da dandini olmasını umursamazlarmış, sadece, yapıt, ona güzel olmaya izin veren tanımlara uyuyor mu, uymuyor mu, onu araştırırlarmış. Bir şey daha yaparlarmış, şiir eleştirilerini okur da, şiir okumazlarmış.

Hani, bizim ulusumuzun da şiir okuduğu pek söylenemez. Bu yüzden de şiirden anladığı çok su götürür. Şairlere sorarsanız, şiirden yalnızca kendileri anlar. Eleştirmenlerse bu ötürşahı, yani ıtır çiçeğini elden kaçırmak istemezler. Ataç da “Şiirden şair, resimden ressam anlar, eleştirmen değil” lafına pek bozulur. Okurları kendinden yana çekmek için de karşılarında parapençe kesilir:

- Şiiri eleştirmen anlayamaz demek, okurlar anlayamaz demektir.

Öte yandan, şairlerin de şiiri ne dereceye değin doğru tarttıkları kuşkuyla karşılanmalıdır. İşin işçilik yanını bilmek, onlara bir kavrama kıvraklığı verirse de çoğunun kıskançköpek olduğu, birbirlerini dikizlemek ve gırtlaklamak için yangın kulelerine tırmandıkları da unutulmamalıdır.

Burada bu kez de Ataç’a bir aferinbad çekeceğiz.

Çünkü eleştirmenlerin de şairi, öykücüyü kıskanabileceğini dile getiren odur. Ne var, onlara yani günde yedi kez krallıklarını ilan eden eleştirmenlere, doğru yolu göstermekten de geri kalmaz:

- Şair, öykücü olamadığım için yılların geçiremediği bir sızı vardır içimde. Birtakım kitapları okurken, ‘Ben de yazabilseydim böylelerini’ derim. Ama içimde bu duygu uyandı mı, bilirim o kitabı beğendiğimi, yazanı överim. İmrenmedir bu, kıskanma değil. Ama imrenmeyle kıskanma birbirinden büsbütün başka iki duygu mudur?

Şimdi de lafı orta yerinden alalım.

Bütün bu mırmırık bozanın gerisinde “anlamak” diye bir şey vardır. Şap şap kalabalık şiire gıdım gıdım yaklaşsa da, yukarda, herkesin boyunun yetişemediği yerde onun belli ve değişmez değeri yatar.

Ama bu, şiir denilen kanatsız kuşa kimsenin uzanamıyacağı anlamına gelmez. İyi bir kuyumcu, parmaklarının arasına aldığı vakit altının kaç ayar geldiğini nasıl şipşak çıkarırsa, usta bir anlayıcı da şiirin gradosunu saptamakta hiçmihiç zorluk çekmez. Ne ki, bu gibilerin, anlamak yolunda, her şeyden önce şiiri yüreklerine sokmayı bilmesi, onu anlamak istemesi gerekir. Yani şiirle oturup, şiirle kalkmalı, onunla parimiçipanka olmak için ellerinden geleni yapmalıdırlar.

Sonunda terazileri, balbademleri yine ekşi tartarsa, bu kez de işin kımpeşliğini, başka yerlerde değil, kendi içlerinde aramalıdırlar.

Gelgelelim ki gelgelelim, buna kimseler yanaşmıyor.

Kaynak: Salâh Birsel, Kediler, Bağlam Yayınları, Ankara, Haziran 1988, ss. 59-63.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Eğer Birgün

27/2/2007 · Kategori: Kopyala - Yapistir

Eğer bir gün , Peygamberimiz ziyaretimize gelse

Yalnızca bir kaç günlüğüne.

Hem de aniden gelmiş olsa .

Merak ediyorum ne yapacağımızı ? Biliyorum en güzel odamızı kendisine tahsis edeceğimizi Böylesi şerefli bir misafiri yiyeceklerin en iyisini , içeceklerin en iyisini sunacağımızı.

Onun evimizde görmekten mutlu olacağımıza , Ona hizmet etmemizden alacağımız hazzı başka hiçbir şeyden alamayacağımıza da inanıyorum.

Tüm bunlara rağmen memat ediyor ve düşünüyorum :

Onun evimize doğru geldiğini gördüğümüzde , kapıdamı karşılacağız ? O güzel misafiri içeri almadan " Buyur Ya Resullullah ! " demeden , kollarımızı bu mübarek konuğumuza uzanmış olarak " Hoş geldiniz!" deyip içeri almadan önce neler yapacağımızı merak ediyorum .

Masamın üzerinde bazı gazete ve dergileri saklayıp, onun yerine Kur'an mi koyacağız ?Hala açık saçık programları izlediğimiz televizyonun üzerini örtüyle mi kapatacak veya alelacele yerinde kaldırıp bodrum kattaki izbeye mi saklayacağız ?

Yahut ta koşacak mıyız kapatmaya , O kızmadan önce ? Veya o nurlu misafirin işitmediğini umarak kapatacak miyiz radyomuzu , yüz kızartıcı bantları izlediğimiz videomuzu ?

Evin rafında üst üste dizdiğimiz müzik bantlarını unuttuk galiba.Hemencecik onları kaldırıp , onun yerine Hadis kitaplarımı yerleştireceğiz.

Merak ediyorum . Evimize girmek üzere bulunan bu şerefli Misafirin hemen girmesine müsaade edecek miyiz ? Ya da sağ sola mi koşturacağız ? Yahut da " Biraz bekler misiniz ?" diyerek Onu kapımızın önünde mi bekleteceğiz ?

Merak ediyorum . Eyer Peygamberimiz bir kaç gününü geçirmiş olsa , alışa gelen yaptıklarımıza devam mı edeceğiz ? Her sabah gün doğusuna veya kaba kuşluğa kadar uyabilecek miyiz ?

Ailemizle kavgalı-gürültülü savaş ortamını sürdürebilecek miyiz ? Yoksa bir kaç saat sonra sıkılmaya , daralmaya mi başlayacağız ?

Merak ediyorum.Hiç yüzümüzü asmadan tüm ayla fertlerimizle beraber her vaktin namazını kılabilecek miyiz ? Sabahın erdeninde yatağımızdan fırlayıp sabah namazı hazırlığını yapabilecek , nişanlanma çağına gelen kız ve erkek çocuklarımızı yataklarından kaldırabilecek miyiz ?

Veya, Şerefli Misafirin abdest suyunu dökerken , öbür odada 15 yasına gelmiş ancak secde yüzü görmemiş oğlumuzu nereye saklayacağız ?

Yoksa bir kaç günlüğüne otele veya akrabalarımızın evine mi göndereceğiz ? Merak ediyorum.

Alıştığımız hayat seyrimizin kontrolden çıktığındaki acı halimizi.Bayi'miz gazeteyi kapıdan uzattığında ne yapacağımızı .Müslüman bir sahabe kadının kıyafetine dokunan yahudilere karşı savaş başlatan misafir Peygamber'in yanında o müstehcen gazeteyi okuyabilecek miyiz ?

Acaba diyorum .Peygamberimizi yanımıza alarak, gitmeye planladığımız yerlere götürebilecek miyiz ? 17 yasındaki kızımızın yanına gelerek " Siz ne alırdınız. " diyerek olan şık bir garsonun sözüne karşı tavrımızı.

Acaba diyorum.Gittiğimiz yerde üç-dört saat boyunca yemek masasında Peygamberimiz de buluna bilecek mi ? Yoksa Onu evimize istirahata mi alacağız ?

Düşünüyorum. Hem de gözlerimle görmüş gibi düşünüyorum.Bir kaç günlüğüne evimize olarak gelmiş olan Peygamberimize 24 saatimizi nasıl geçirdiğimizi göstermemizi. " Bonjour" diyerek evimize giren oğlumuzu , yarim etekle arabadan inen genç kızımızı ."Bunda benim suçum yoktur "Ya Resulallah !" deyip ölüp ölüp dirilen ana ve babaları....

Düşünüyorum Peygamberimiz evimize otururken , evimize gelecek aile misafirlerimizi.Peygamberimizden habersiz olan misafirlerimizin girişlerini , konuşmalarını görüntülerini.

Evet evimize sadece bir kaç günlüğüne misafir olarak gelecek olan Peygamberimizce karsı sergileyeceğimiz tavırlarımızı merak ediyorum.Bu Peygambercin nasıl karşılayıp , nasıl uğurlanacağını merak ediyorum.

Peygamberimiz eğer bizimle bir kaç gününü geçirecek olsa , alışagelen yaptığımız islere devam mi edeceğiz ? Yahut da ziyaret bittiğinde ve evimizden ayrıldığında rahat bir nefes mi alacağız ?

Evet sevgili Peygamberimiz bizimle biraz vakit geçirmek için gelse hayatimizi alt-üst mü olacak;

yoksa , evet yoksa...........

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Işık Kulesiyle Kötülüklerden Korunun!

27/2/2007 · Kategori: Kopyala - Yapistir

Kötülükler karşısında çaresiz olduğunuzu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü sizi koruyacak kalkan içinizde saklı. İşte hayat boyu sizi koruyacak "ışık kulesi"nin sırrı…

1-Derin ve düzgün nefes alın

2-Tüm vücudunuzu gevşetin

3-Yürürken dik, düzgün, sakin olun. Kollarınızı gevşekçe iki yana bırakın. Otururken de omurganız dik olsun. Ayaklarınızı birbirine paralel yerleştirin. Elleriniz, avuç içleri aşağıya bakacak şekilde kalçanızda dursun. Ciddi bir sağlık sorununuz yoksa pratiklerinizde her zaman ayakta durmalısınız.

4-Bedeninizi çevreleyen uzun, elips şeklinde, yoğun parlak mavi bir ışığı gözünüzün önüne getirin. Bu ışı vücudunuzun aşağı yukarı 25 santim ötesine ulaşır. Başınızın üstünde ve ayağınızın altında 40 santime kadar da uzanır.

5-Şimdi auranın en üst noktasında, başınızın biraz üstünde parlak beyaz bir ışık küresi hayal edin, ama başınıza değmesin.

6-Dikkatinizi bu küre üzerine yoğunlaştırın.

7-Yoğun parlak mavi elips ve başınızın üstündeki beyaz küreye odaklanın

8-Beyaz kürenin, gerçek ilahi gücün bir parçasını temsil ettiğini kabul edin. Ve düşünebileceğiniz en yüksek pozitif enerjilerin zihninizde dolanmasına izin verin. Bu pozitif enerjilerin bütün bedeninizi sarmasına izin verin

9-Hazır olduğunuzu hissettiğinizde göz kamaştıran yuvarlağın beyaz ışık saçtığını görün.

10-Şimdi auranızın dış kabuğu canlı ve parlak mavi elips şeklindeyken, içi canlı parıldayan beyaz ışıkla dolacak. Parlaklık, sürekli etrafınızdadır ve size doğru akar. Her şeyin kaynağı olduğu için bitmez tükenmezdir. Pırıltılıdır, sert ve keskin şekilde belirlenmiştir. “İlahi Güç”ün bu muhteşem belirtisinin ortasında çok mutlu bir şekilde kendinizin farkında olun.

11-Auranızın zaten varolduğunu ancak şimdi bunu güçlendirmek için özel bir çaba sarfettiğinizin bilincinde olun.

Herhangi bir fiziksel tehlike karşısında ya da ruhsal korunmaya ihtiyaç duyduğunuz zamanlarda bu savunma taktiği hem moral kaynağı hem de mükemmel bir takviye olacaktır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!